Göksu’nun Köşesi || Büyüdükçe Neden Bencilleşiriz?

Çocukken bir çoğumuzun hayallerinde galaksiyi dolanmak, dünyayı kurtarmak ya da en iyi ihtimalle ülkeyi kurtarmak vardır. Çok başarılı ve parmakla gösterilen biri olmak isterdik büyüyünce. Peki ne oldu da dünyayı, ülkeyi hatta mahalleyi bile kurtarmaktan vazgeçip yalnızca kendimizi kurtarsak yeter bilincine eriştik?
Dinlediniz mi bilmem ancak bir düzineden fazla rapçinin bir araya gelip söyledikleri arada da Deniz Tekin’in güzel sesiyle şarkıya daha da anlam kattığı “Susamam” adında sözleriyle de görselliğiyle de inanılmaz bir şarkı çıkmıştı geçen yıl.
Ne zaman susmaya başladık öyleyse?
Bütün çocuklar masumdur ve tek çıkar ilişkileri biraz daha şeker ya da çikolata yemek üzerine kuruludur. Biraz daha büyüdüklerinde ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilir hale geldiklerinde ise seslerini çıkarabilmek, susmamak ve bir şeyleri değiştirmek isterler.
Peki ne zaman bir şeyleri değiştirebileceğimiz inancını yitirdik?
Tam olarak büyüdüğümüz zaman.
Bir işe girmek için çabalarken ağzımızdan çıkan her sözün konumumuzu belirlediğini gördüğümüz zaman. İşimiz olmazsa evimiz olamayacağını gördüğümüz zaman. Evimiz olmadığında da eşimiz ve çocuklarımız olamayacağını gördüğümüz zaman.
Susmanın doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmak bana düşmez.
Ben susturulmanın yanlışlığı üzerine konuşmak istiyorum.
Zihinleri pırıl pırıl neredeyse her şeyi yapma gücü olan gençleri önce geleceklerini kurmak istiyorlarsa tek tipleme olmaları gerektiğini gösteren sınavlara tabi tuttuk. İlk kaybı oradan verdik. Ben bir Seviye Belirleme Sınavı (SBS) mağduruyum. Henüz 6.sınıf öğrencisiyken başladığım bu yolda o zamandan beri ders çalışmayı ancak bu karantina döneminde bıraktım. 24 yaşındayım ve hayatımın yarısında sınav öğrencisi olmuş bir bireyim, yarısından uzun zamandır da bir öğrenciyim.
Refah düzeyi çok yüksek olan ülkeler dışında ekonomik olarak dünya devi bile olsalar yoksul insan sayısı çok olan yerler var. Gelişmemiş ya da gelişmiş bir ülke olmak da bu konuya bir çözüm değil.
Artık bütün dünyada eğitim sistemi o kadar berbat ki eskiden prestij sayılan şey “eğitim almak” ve “öğretici olmak” sıradanlaştırıldı. Hatta birçok ülkede herhangi bir üniversite eğitimi almayıp iş hayatına atılan bireylerin işlerinde yükselme olasılıkları daha fazla olan bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden eğitim sistemine atanmış her bir beyin önünde sonunda yozlaştırılıyor.
Yozlaşmanın ucundan zorla kurtulmuş bireyler ise geçim sıkıntısı dertleri başladığı andan itibaren rahat bir nefes alamamaktan, hayatlarını doğru düzgün yaşayamamaktan şikayetçi. Bu durum da iş hayatında kolay yollar aramayı ön plana çıkarıyor. Vloggerlar, influencerlar bir mühendisten ve doktordan çok daha fazla para kazandığı için yıllarca emek gerektiren mesleklere yönelim azalıyor ve tembellik artıyor.
Karantina sürecinde sıkılmayan ve hayatının en güzel zamanlarını yaşayanlarımız var. Çünkü başkalarının aksine ben gerçekten ancak bu dönemde dinlenebiliyorum. Uzun zamandır okuyamadığım kitapları okuyorum ve internette benim için faydalı olan şeylerle ilgileniyorum. Bütün gün işi elindeki telefonuna mükemmel fotoğraflar ve videolar çekmek ve bunları yayınlamak olan kişiler ise karantinadan yakınıyorlar. Neden sıkılıyorsunuz ki sizin işiniz zaten bütün gün evde oturmak değil miydi? Ve çok garip bir şekilde dünyanın tüm boş zamanına sahip bu insanlar kaliteli kitaplar ve filmlerden bi haber oluyorlar.
Durumlar bu şekilde olunca insanlar kendilerine bir gelecek kurabilmek için ve istediklerine sahip olabilecek kadar finansal donanımda olabilmek için bütün çocukluklarında inandıkları ilkelerden birer birer vazgeçmeye başlıyorlar.
Astronot, fizikçi, bilim insanı, şair, yazar olmak isteyen bireyler bu işlerde para olmadığı için ya ofis işlerine giriyorlar ya da ufak tefek işlere sırf para kazanmak için girip hayallerinde boğuluyorlar. Ya da işsiz kalıp, atanamayıp hayata küsüyorlar.
Bunların hepsinden daha kötü olanı ise bizim ülkemizde çok fazla yaşanan bir yerlere tanıdıkların dolayısıyla gelmek. Vasıfsız bireyler o konum için sürekli çalışan insanların yerlerine tepeden indiriliyorlar ve yapılacak hiçbir şey olmuyor. Bu durumla ilgili herhangi bir mahkeme veya yasa da bulunmamakta.
Gençlerin hayallerini tek tek boğazlarına tıktıktan sonra arkalarına yaslanıp birer yudum kahve içiyor olmalılar. En azından ben o insanları böyle hayal ediyorum.
Bunca haksızlığın üzerine daha kendi hayatlarıyla ilgili ilk adımlarında bile istediklerine erişemezken dünyanın sorunlarını dile getirmez kadın, çocuk ve hayvan haklarıyla ilgili şeylerde başını öteki tarafa çevirir insanlar yetişiyor. Çünkü biliyorlar ki söyleyecekleri tek bir kelime onların uğrunda çok çalıştıkları ekmek paralarının ellerinden alınmasına neden olabilir.
Bu yüzden çıkarlar insanları bencilleştiriyor.
Suskunlaştırıyor.
Sanki başlarına gelen şeyler çok güzelmiş gibi bir de fikirlerini bile beyan edemez hale geliyorlar.
Bu yüzden dünyayı kurtarmaktan vazgeçiyorlar.
Yeter ki onlara ve ailelerine bir şey olmasın.
Yoksa işleri ellerinden alınıp patronun en yakınında işsiz kim varsa işi bilmemesine rağmen getirilebiliyor. Hatta bazen bu kişi işsiz bile olmuyor. Bir yerde hocalık yapıp bir yerde meclislerde yükselebiliyor ve ayrı ayrı keyfini sürebiliyor.
Hani derler ya filler tepişirken çimler ezilirmiş diye. Bunları yapan kişiler fil olsalar onca cüsselerine rağmen küçük hayvanlardan korkan ya da onları incitmemek için uğraşan yaratıklar olurlardı. Bunlar fil bile değiller. Kendinden başka her şeyi yok sayan insanlar. Bu yüzden kaybedecekleri hiçbir şey yok daha ne kadar kazanabileceklerinin peşindeler.
Etraftaki böyle insanların sayısı arttığı için de çocuklar yavaş yavaş hayalsiz dünyalarda büyümeye başlıyorlar. En büyük hayali Enes Batur olmak olan küçükler yetişiyor.
Gittikçe kaybediyoruz. Gençlik azmini de yaşlılığın bilgeliğini de…
İkisinden de kalmadı artık.
Ama ben yine de susmam, susamam. Siz de susmayın.

Göksu SARIOĞLU 

Share this:

, , ,

Yorumlar

0 yorum:

Yorum Gönderme