Göksu’nun Köşesi || Özgür Olmak ya da Olmamak

Yazdığım veyahut yazacağım şeyler belirli kesimde insanların gücüne gidecek olabilir ancak bu durumdan büyük sıkıntılar çeken bireylerin de olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.

Öncelikli olarak bahsetmek istediğim şey karantina sürecinde kendim de deneyimlediğim ve sosyal medyada da epey gördüğüm aile evine geri dönenlerin yaşadıkları sıkıntılar.
Son günlerde hiçbir şey yapacak enerjiyi kendimde bulamaz hale geldim ve dünya genelinde de insanların bu durumda olduğunun farkındayım. Elime aldığım kitabı bitiremez, dizileri takip etmekte zorluk çeker ve bir şeyleri yazmaya başlayıp sonlandıramaz bir duruma düştüm. Elbette biz sıcacık evlerimizde karnımızı doyururken çok daha kötü koşullarda yaşayan insanlara göre şükretmemiz gerek ancak şu an bunun yeri değil ve fazla duyardan kimse hoşlanmaz.
Belirsizlik belki de bir insanı en çok yoran şeylerden biriyken bu sürecin ne zaman, nasıl ve hangi koşullarda biteceğinin çoklu belirsizliğine düşmüş olmamız daha da kötü duruma girmemize neden oluyor. Tüm bu psikolojik sıkıntıların üzerine bir de mecburi sebeplerden ötürü kendi yaşadığı yerden ailesinin yanına dönmek zorunda kalan insanlar var ve zor durumdalar.
Ailelerimizin bizim için en iyisini istediklerinden kesinlikle şüphe duymuyoruz. Hatta bu yazının yayınlanacağı gün olan anneler gününde gereğinden fazla bir şeylerle ilgili aileyi suçlamanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Tek sıkıntı biri için en iyi olan şey o kişinin istediği şey olmayabilir ve kişi kendi için kötü bir seçenek dahi olsa istediği şeyi elde etme dürtüsüne karşı koymak bile istemez. Bu durumda aile evlatlarının ne istediğinden çok onun için en iyisi neyse onun olmasını savunduğu için birçok tartışmanın temeli oluşmuş oluyor.
Uzaktayken özlüyoruz ama yakındayken bir aydan sonra çeşitli limitlerimizin zorlanmaya başladığını hissediyoruz. Bunun sebebi de insanoğlunun kişisel alanı ve özgürlüğü için verdiği savaşın bütün tabularını tek tek yıkan bir ortama girmiş olmasından kaynaklanıyor.
Örneğin kendi evimde yaşarken kalktığımda kendime kahvemi hazırlayıp onu yudumlarken internette dolaşıp daha sonra evde yapmam gereken bir iş varsa onları toparlayıp, ufak bir kahvaltı sonrası dışarı çıkmam gerekiyorsa çıkar veya evde aktivitelerime devam ederdim. Şimdi ise yataktan kalkar kalkmaz yatağın ve odadın toplanıp, acıkmamış olsan bile sofra hazır olduğu için mideni doldurduğun daha sonra öğlene kadar hummalı bir temizliğe girişilen bir ortamdayım. Ve her ne hikmetse ben ne zaman odama girip biraz kitap okumak veya dizi izlemek istesem ebeveynlerimden birinin yapılacak herhangi bir işle ilgili bana tekrar ihtiyacı oluyor veya canları o an benimle sohbet etmek istiyor. Aynı ev içerisinde yaşayan bireylerin sabahtan akşama kadar her gün konuşacak farklı bir konu bulabilmeleri beni şaşırtıyor çünkü ben beceremiyorum. Hele karantina sürecinde her şey tamamen aynı kalırken, günleri takip etmek bile zorlaşmışken farklı bir konu hakkında tartışmak imkansız hale geliyor.
Bu da peşine Corona ile ilgili gündemi tartışmayı getiriyor. Gözlemlediğim kadarıyla obsesif olmayan bireyler dışında gençler bu süreç hakkında korksalar dahi daha az karamsar olup işi mizaha vurarak akli dengelerini sağlam tutmaya çalışıyor. Yetişkinler ise geçmişte yaşadıkları ekonomik sıkıntılardan ötürü korkularına yenik düşüp benzer şartlarda nasıl yaşayacaklarını planlamaya ve felaket senaryolarıyla uykusuz kalmaya meyilli. Şahsen annem dünyanın sonu geldiği konusunda epey ısrarcı. Ancak eğer dünyanın sonu geldiyse bile elimizden bir şey gelmeyeceğini düşünüp yaşadığımız günü iyimser kılmaya çalışan da sadece ağabeyim ve ben varız.
Bu devamlı gerginlik havası ve çocuklarının söylediklerini çok ciddiye almama tavrı yüzünden insanların epey sıkıntıya düştüğünü biliyorum. Birçok yakın arkadaşım annelerinin dışarıdan alınan herhangi bir şeyi günlerce balkondan eve sokmama taraftarı olduklarını veya her akşam haberlerinde dövünerek ağladıklarını söylediği için benim gibi yorgun hissedenlerin olduğunu da biliyorum.
Peki bu yaşanan olayları neden arkamızda bırakıp önümüze bakamıyoruz ve olaylara “aile terörü” adı altında sosyal medya hesapları açıp mizahını yapıyoruz.
Çünkü yapılan sohbetler Starbucks veyahut lokal bir kahvecide arkadaşla yapılan dedikodu kadar keyifli değil veya izlenilen dizilerin kurgusu bizim sevdiğimiz diziler gibi değil ve hatta günlük iş paketi akışı bizim kendi evimizde yaptığımızla o kadar zıt ki alışmakta bir hayli zorluk çekiyoruz. Bunu bize bir hakaret olarak algılıyoruz, kişisel alanımız işgal edilmiş ve zaten sokağa çıkamazken evin içinde bile özgürlüğümüz kısıtlanmış hissediyoruz.
Peki size özgür olmanın aslında hayal gücümüzden ibaret bir şey olduğunu söylesem?
Tarih kitaplarından ve hatta romantik tarih kitaplarından da görebileceğiniz üzere bir insanın özgür olması ve hatta kişisel alanı olması çok yakın bir tarihe dayanıyor.
Hiyerarşik sınıflar ve kadın-erkek eşitsizliğine bile girmeye gerek yok. Bir erkeğin veya kadının ailesinin evinden evlilik öncesi ayrılıp kendi hayatını kurabilmesi hikayesinin 50 yıllık bile bir tarihi yok. Bunun cinsiyetle bile bir alakası yok.
Eski yıllarda en iyi ihtimalle yurtdışındaki erkekler üniversite hayatına girdiklerinde Türkiye’deki erkekler ise askerliği profesyonel bir meslek olarak seçtiklerinde aile evlerinden kendi iradeleriyle ayrılmış oluyorlardı bu durumda bile onlarca erkeğin olduğu yerlerde yatmak zorundaydılar. Erkekler de kadınlar da evlenmemeyi seçme gibi bir şansa da sahip değillerdi zira inanılmaz bir toplum baskısına maruz kalırlardı.
Şimdi ise hala belirli kesimlerde toplumsal baskı sürse bile ekonomik güce sahip olan bireyler ailelerinin yanından ayrılabiliyor kendi evlerini ve düzenlerini kurup istedikleri zaman istedikleri şekilde evlenebiliyor hatta evlenmeyebiliyor ve bu durum hiç de yadırganmıyor.
Bu özgürlük anlayışı çok kısa süreli bir tarihe dayanmakta olmasına rağmen ve ‘kişisel alan’ ifadesi bile çok yeni sayılabilecek bir ifade iken neden bu durum bozulduğunda kendimizi huzursuz hissediyoruz? Bunun biyolojik yapımızla tamamen zıtlaştığını da belirtmek isterim.
Çünkü maalesef bilinç altımıza böyle yerleştirildi. Bu şekilde öğretildi. Özgürlük inancını bize o kadar güzel empoze ettiler ki sanki aslında bunu biz her zaman biliyormuşuz gibi hissetmeye başladık. Bunun doğuştan hakkımız olduğunu hissetmeye başladık. Televizyonda gördüklerimize olan inancımızın bizi buna ittiğini fark etmedik bile.
Özgür olmayı istemek ve kişisel alanımıza saygı duyulmasını talep etmek yanlış mı? Elbette değil. Ben bunun için günlerce, haftalarca belki de yıllarca savaşırım bile. Çünkü bir kölenin zincirini bir kere kırdıysanız onu bir daha zincirlemeniz mümkün değildir. Özgür olma düşüncesi ve yapılanması belki de insanoğlunun kendi açısından başardığı en güzel şeylerden biridir bu yüzden.
Tabi siz yine de bilinçsiz Amerikalılar gibi “özgürlük” kısıtlamasına başkaldırmak için ölümünüzle sonuçlanma ihtimalini göz ardı edip pandemi ortamında kendinizi sokaklara atmayın. Benden söylemesi.

Göksu SARIOĞLU 

Share this:

, , ,

Yorumlar

0 yorum:

Yorum Gönderme