Göksu’nun Köşesi || Bir Moleküler Biyolog Gözünden Covid-19

Bir moleküler biyolog olarak bu konu hakkında biraz bahsetmenin zamanı gelmiş gibi hissediyorum.  Sıkıcı olmadan en anlaşılır şekilde neden Coronavirüs’ün tehlikeli olduğunu ve neden dikkate almadığımız sürece tehlikeli kalmaya devam edeceğini anlatacağım.


Siyasi konulara pek değinmeden hastalığın bulaşmasının bu kadar hızlı ilerlemesini bilimsel açıdan yorumlayalım…
Öncelikli olarak dünyanın hiçbir yerinde bilimsel herhangi bir işte çalışmayan bireylerin ve sağlık çalışanı olmayan insanların bu virüsün bu kadar tehlikeli ve bulaşıcı olduğunu tahmin etmelerini bekleyemezdik.
Ancak sağlık görevlilerini dikkate almayan ve salgın bir hastalığın varlığını ilan etmeyen Çin yönetimi bu konuda tüm dünyayı felakete sürüklemiş durumda.
Hastalığın 14 gün gibi uzun bir kuluçka süresine sahip olması, hastalığın yaygınlaştığı dönemde diplomatlar veya turistlerin seyahatlerine devam etmesi ile çok kolay bir şekilde tüm dünyaya yayıldı.
Peki bu konuda kimi suçlayacağız ve kimden öfkemizi çıkaracağız? Elbette kimseden. Çünkü bir salgın hastalığın yayılmasında bir birey yalnızca ve yalnızca kendisi suçludur. Haftalardır süren bu hastalıkta tüm dünya ve yerel basın sürekli uyarılarda bulunuyorken, ekonomik boyutları da düşünerek hareket etmek zorunda olan hükümetler çeşitli yasaklarla bu yayılmayı en aza indirmeye çalışıyorken hala keyfe keder sokaklara çıkan insanların ben duyarsızlıklarından herhangi bir şüphe duymamaya başladım.
Hastalığın bilimsel seyrine bakacak olursak…
Öncelikli olarak sürekli toplumda ve basında yer alan iki konuya değinelim. Bir Coronavirüs türü olan Covid-19 laboratuvarda üretilmiş bir biyolojik silah mı? Ve Çinliler bunca zamandır önlerine gelen her türlü vahşi hayvanı tüketmelerine rağmen neden şimdi?
Yapılan birçok araştırmanın sonucunda bilimsel olarak Sars-Cov-2 yani Covid-19 virüsünün laboratuvarda üretilmiş olabileceğine dair farklı görüşler bulunmakta. Bunun yıllardır zaten savaşılmakta olan SARS ve MERS virüsleri gibi Coronavirüs ailesine ait bir virüs olduğunu biyolojik yapısına ve genetik dizilimine bakıldığında görmek imkânsız değil. Ve virüsler herhangi bir diğer canlıdan daha hızlı mutasyona uğrayabildiklerinden dolayı çeşitli fonksiyon değişikliklerine uğrayabilirler. Peki bu ne demek oluyor?
Bir kompleks canlı olan insanın meydana gelmesinde yer alan tek hücreli yumurta veya spermi düşünelim. Tek hücreli olduklarından dolayı sahip oldukları herhangi bir mutasyon döllenme sonrasında yeni bir canlıyı meydana getirecek ana hücrenin mutasyon yükünün ağır olmasına sebep olur. Bu mutasyonlar her hücre bölünmesinde kopyalanarak teknik olarak her hücrede aynı mutasyona sahip büyük bir kompleks canlının, organizmanın meydana gelmesine sebep olur. Bu durum sonucunda da birçok genetik hastalığa sahip birey meydana gelir.
Ancak bu kompleks canlı meydana geldikten yani bir organizma oluştuktan sonra ortaya çıkan mutasyonlar için bütün dünyanın öğrendiği Sayın Prof. Aziz Sancar hocamızın da bir yeni mekanizmasını keşfederek Nobel ödülü kazandığı DNA tamir mekanizmalarıyla bu mutasyonlar düzeltilmeye çalışılır. DNA tamir mekanizmalarının yetersiz geldiği durumlarda bile bir mutasyonun fonksiyonlarda herhangi bir değişime neden olabilmesi için mutasyon yükünün ağır olması ve mutasyonun sıklığı gereklidir. Bunun sonucunda da herkesin bildiği kanser hastalığının meydana gelmesi görülür. Bu durumda dahil çevresel faktörlerle genetik faktörlerin tamamıyla insanın aleyhinde çalışması ve mükemmel bir senkronizasyonda çalışması gerekir.
Ancak virüslerin gelişmemiş canlı olarak adlandırdığımız prokaryotlar veya gelişmiş canlı olarak adlandırdığımız ökaryotların kendilerine özgü sahip oldukları bu DNA tamir mekanizmaları yoktur. Virüsler ne prokaryotların ne de ökaryotların sınıflandırmasına girmeyen, yalnızca konak bir canlı bulduklarında hayatlarını sürdürebilen canlılardır. Ve bu minicanlılar kompleks bir organizmada olduğu gibi fonksiyon kaybına neden olabilmek için ağır mutasyonlara ihtiyaçları yoktur. Ufak tefek mutasyonlar daha önce bulaşıcılığı azken tamamen daha farklı bulaşıcılığa sahip virüsler meydana getirebilir.
Bu yüzden kesin olarak elle tutulur ve sağlam kanıtlarla gelinmediği sürece bu virüsün biyolojik silah değil de mutasyona uğramış bir Coronavirüs olduğunu kabul etmek durumundayız.
Peki Çinlilerin yedikleri yarasa ve pangolinler konusunda ne diyebiliriz?
Çinlilerin vahşi hayvan pazarları bulunduğu ve beslenme düzenlerinin alışılagelmişin dışında olduğu bariz bir gerçek. Bunu saklamaya çalıştıkları da yok. İnsanlarımızın anlamadığı durum ise bunca zamandır zaten yiyorlardı neden bugün bu hastalık ortaya çıktı kısmı.
Az önce uzun uzun anlattığım mutasyon olayı bu sorunun da cevabıdır. Eğer hayvanlardaki virüs şimdiye kadarki süreçte bulaşıcılığını gösteremezken birtakım mutasyonlarla şu an gösterebiliyorsa buna yalnızca talihsizlik diyebiliriz. Yapılacak tek şey bilim dünyasının bir an önce bir ilaç ve aşı bulmasında iyimser olmaktır.
Hastalığın ilerleyişi hakkında ülkemiz açısından biraz yorum yapacak olursak…
Ülkemizde yaşlı insan nüfusunun çok olmaması ölüm sayımızın katlanarak artmasını engelliyor. Ancak bu sevinmemiz için yeterli bir durum mu? Öncelikli olarak bilinmesi gereken şey sürekli internette gördüğümüz ve Sağlık Bakanlığı’nın da üzerine basa basa söylediği durum bu hastalığın yaşlı insanlar kadar kronik hastalığı olan kişilerde de ölümcül olduğu konusu. Ve hemen hemen hepimizin ailesinden de bildiği üzere kalp ve damar hastalıkları, kanser, diyabet ve astım benzeri hastalıklar bizim ülkemizde epey yaygın durumda.
Peki 4 kişilik bir aileyiz ve hepimiz genç yaşlarda olmamıza ve kronik hastalığımız olmamasına rağmen neden sokağa çıkmamalı ve hastalığa yakalanmamaya çalışmalıyız?
Çünkü maalesef bir iki hafta yatıp iyileşecek misiniz, bu hastalığı semptomsuz mu atlatacaksınız yani taşıyıcı mı olacaksınız yoksa iyileşecek olmanıza rağmen uzun süre hastanede solunum desteğine mi ihtiyaç duyacaksınız bunu belirleyen herhangi bir etken bulunmamakta.
Çok genç yaşta insanlar bile iyileşecek dahi olsalar belli bir süre hastanede tedavi almak durumunda kalabilir. Bu durum ölen sayısı az olsa bile enfekte olan insan sayısı arttıkça hastanelerdeki doluluğu arttıracaktır. Hastanelerdeki doluluk arttıkça sağlık personellerinin vücut direnci azalacak hastalığa daha kolay yakalanabilir hale geleceklerdir. Belli bir süre sonra ne hasta olduğunuzda hastanede yatacak yatak ne de size bakacak hemşire, doktor bulamaz hale gelinecektir.
Hastalık bir Ebola kadar korkutucu gözükmese de kesinlikle dışarıda “grip gibi bir virüs” diyenlere inanmamanızı gerektirecek kadar tehlikeli bir virüs. Çünkü gribal enfeksiyonlardan ölmek mümkün olsa bile grip olan bir kişinin enfeksiyonu bulaştırdığı insan sayısının Covid-19 olan birinin enfekte ettiği insan sayısından daha az olduğu açıklandı.
Türk halkı diliyle söyleyecek olursak bu virüs ne öldürür ne güldürür.
Bu yüzden sokağa çıkma yasağı ilan edildiği anda sanki savaş çıkmış ve aç kalacakmış gibi koşarak marketlere, fırınlara saldıran insanlar umarım vicdanınız rahattır. O tabloyu gördüğümde aklımdan geçen şeylerden biri de şuydu;
Sokağa çıkmaya devam eden ve bu hastalığın yayılmasına yardımcı olan her birey evde kalan kişilere haksızlık ettiğinin farkında mı acaba? Çünkü onlar gezdikçe biz bir ay daha evlerimizde hapis kalıyoruz, onlar sigara almak için marketlere yarıştıkça binlerce insan bir ay daha işsiz kalıyor, binlerce insan bir ay daha sevdiklerini görmekten mahkûm bırakılıyor. Yani senin bir paket sigara keyfin için ben bir ay daha belirsizlik içerisinde yaşıyorum ve akıl sağlığımı korumak için çabalıyorum.
Babama sordum o akşam, “Mesela darbe olsaydı ve o şekilde sokağa çıkma yasağı gelseydi ne olurdu?” diye. Bana fırınların yine de açık kalacağını ve ihtiyaçlarımızı almak için mutlaka izin verileceğini yani aç kalınmayacağını söyledi. Öyle de oldu zaten. Aç kalınmadı. Yüz binlerce insan akşam saat 9’da alkışladıkları sağlık görevlilerinin çocuklarına bir süre daha hasret kalmasına boşu boşuna sebep oldu çünkü fırınlar açık kaldı. Kimse aç kalmadı.
Belki gerçekten aç kalanlar vardır, ama tabi onlar zaten saat kaç olursa olsun fırına ekmek almaya koşamazlardı çünkü alacak güçleri yoktu.
Bu ülkede güzel şeyler de oluyor elbette ama asla bencil insanlar tarafından gerçekleştirilmiyor bu güzel şeyler.
Bir de her olayı siyasete çevirip kavga etme çabası. Size ne kardeşim emri kim vermiş erken mi vermiş geç mi vermiş. Kimsenin kafasına silah dayayıp da sokağa çıkın denmedi. Düşüncesizler sürüsü yine düşüncesizliğe devam etti ve koşarak sokaklara döküldü. Bunun hiçbir siyasi görüşle alakası olamaz çünkü binlerce insan da evinde kaldı. Evinde kalanlardan farklı görüşte olanlar da vardı. Tek problem o akşam dışarı çıkanların görüşleri ne olursa olsun vicdansız olduklarının kesin olması.
Her şeye siyaseti bulaştırmak demişken son olarak yakın zamanda yaşanmış hocamız Ercüment Ovalı’nın paylaşımı da değinmek istiyorum.
Ercüment hocanın yaptığı şey yanlıştı. Neden mi? Bir biliminsanı olarak bu paylaşıma baktığımda aklıma gelen ilk şey neden insanlara umut veriliyor olduğuydu.
Maalesef Ercüment hoca orada yeni bir ilaç buldum veyahut bu ilacı yarın kullanmaya başlayalım dememiş olsa dahi içerisinde bulunduğu toplumu biraz olsa tanıyan kişi bu paylaşımın yanlış anlaşılacağını bilmeliydi.
Olay ilacı Ercüment hocanın keşfetmemiş olması değil. Hatta bu ilacın Covid-19’da çalışılmasını ilk önermiş olan kişinin o olmaması bile değil. Bilimsel olarak yanlış olan kısımları bunlar.
Olay bir ilacın veya tedavinin piyasaya sürülmesinde belirli aşamaların olmasından kaynaklanıyor. Nasıl mı yani?
Ercüment hoca zaten var olan bir ilacın farklı bir hastalıkta kullanılabileceğini daha sadece ilk aşama deneylerini tamamladıktan sonra ortaya sürdü.
Bu deneysel aşamalardan sonra gerçekten bu ilaç Covid-19 üzerinde umut vaat edici gözüküyorsa bununla ilgili bilimsel bir yayın yapılması ve Etik Kurul izinleri alındıktan sonra gönüllü hasta bireyler üzerinde kontrollü çalışmaların yapılması gerekli. Bu ilacın yaşa, cinsiyete, hastalığa yakalanma süresinin uzunluğuna ve semptomlardaki ağırlığa göre yanıtlarından istatistiki veriler çıkarılması ve sonuçlar hala umut vaat edici gözüküyor ise yine çeşitli izinler alınarak daha büyük bir grupta ilacın denemelerinin yapılması gerekmekte.
Bir diğer problem ise bu ilacın zaten kistik fibrozis adı verilmiş genetik bir hastalığın ilacı olması ve akciğerlerinde mukus üretimi dolayısıyla nefes almakta güçlük çeken bireylerin tedavisinde kullanılan bu ilacın ülke içerisinde stoklarının yeterli miktarda bulunup bulunmaması. Böyle bir durumda doktorların öncelik sırası oluşturması gerektiği unutulmamalı. Çünkü gördükleri paylaşım yüzünden inatla bu ilaç ile tedavi edilmek isteyecek ve ilacı kendi temin etmeye çalışacak bir çok insan çıkacaktır.
Bilimsel olarak yapılan yanlış buyken halk açısından yapılan yanlış ise şu, yukarıda anlattığım süreç her ne kadar salgın bir hastalık söz konusu olduğunda hızlandırılıyor olsa dahi uzun bir süreç. Kesinlikle emin olmadıkça bu aşamaların birinden diğerine atlanması mümkün değil. Ve sosyal medya üzerinde gereğinden erken yapılan bir paylaşım bu süreçler hakkında hiçbir fikri olmayan halkı birincil olarak umutlandırır ikincil olarak rehavete sürükler.
Böyle bir dönemde herkesin psikolojik olarak berbat olduğu bir süreçte insanları gereksiz yere umutlandırmanın mide bulandırıcılığını size açıklamama gerek olmadığını düşünüyorum.
Rehavete sürüklenen halkın “Zaten ilaç bulundu yahu!” diyerek otoritenin tersi yönünde hareketler yapmaya başlaması da kaçınılamaz. İşte bu tarz hareketler bizim felaketimiz olur.
Böyle bir paylaşımın altında hocanın yaptığı yanlışı belirten bilim insanları ve hekimlerimize ise “Sen Türkiye düşmanısın.” “Sen ilacı kendin bulmadın diye kıskanıyorsun.” “Sen devletimizin iyi yerlere gelmesini istemeyen vatan haini bir teröristsin” gibi yanıtları gördüğümde ise halkımıza olan inancımı bir hayli yitirdim. Bilime ve sanata olan saygısızlığımız yüzünden tükenip gitmezsek bir gün kendi kendimizi tüketeceğiz bu ülkede.
Umarım Ercüment hocanın argümanı haklı çıkar ve gerçekten hastalık için iyi sonuçlar doğuran etkilerini görürüz. Hepimiz bu salgının bitmesini istiyoruz. Bazılarımız ise kolonya fiyatlarını ve maske fiyatlarını on katına çıkaran bakkal amcalar gibi krizi fırsata çevirme peşinde.
Her ne olursa olsun bu savaşı insanlığın kazanması dileğiyle…

Göksu SARIOĞLU 

Share this:

, , , , , , , , ,

Yorumlar

2 yorum:

  1. Canım yavrum çok güzel ve net anlatmışsın
    Seninle gurur duyuyorum senin gibi zeki ve aydın gençlerin sayesinde inanıyorum ülkemiz güzel günler görecek

    YanıtlayınSil
  2. Yazın için ve bilgilendirmelerin için seni tebrik ediyorum canım kızım inşallah sen de bir gün ülkemiz için ve insanlık için bir projede görev alırsın ve bizi gururlandırırsın

    YanıtlayınSil